29 Temmuz 2015 Çarşamba

"Dedikodu dedikodu kuru iftira..."

Duyamadığım için mutlu olduğum tek şeydir dedikodu. Aynı zamanda anlayamadığım...
Dedikodu yapıyorsun, tatmin oluyorsun. Peki ya sonra? Sonra yine yapmayacak mısın? Tekrardan alınarak sürecek gidecek... Ama bir düşünsene, sonra ne oluyor?
Benden duymuş olmayın da, defter kabarıyor be abi.

Dedikodu günah olmazdı belki, Rabbiyle kulu arasına girmesek... Yargılayacaksa Allah yapacak. Böyle yaparak Allah'a ortak koşmuş olmuyor muyuz sizce de?
Birini fiziksel görünüşü için yargılarken şunu hatırla; o alaya aldığın, ayıpladığın şeyi Allah yarattı. Allah'ın eseri, Allah'ın nimeti... Yine de devam edin bakalım, aynısından bizi de verilen o nimetler olmadan yaşayabilirmişiz gibi...

Her insan aynı değil sonuçta. Bir şeyi günah olduğunu bildiği halde yapıyor ve vazgeçemiyor olabilir. Bilirsiniz bir şey ne kadar günahsa, nedense bizim için de o kadar çekici oluyor.
Ve ya sen onu ayıplarken, o da senin için aynısını yapıyor olabilir. Sonra birbirinize günahlarınızı hediye edersiniz. Sevindirici tek taraf ise, herhangi bir artış olmamasıdır. Ama yeterince çabalarsanız o da olabilir.
Unutmayın, bir yarış bu! Hadi bakalım, kim daha çok günah yapacak?

Seminerimi büyük usta Mine Sota' nın harika özetiyle sonlandırıyorum.
"Hadi dedikodu yapmıyorum diyenler parmak kaldırsın. N'oldu, parmağınız mı yok?"


22 Haziran 2015 Pazartesi

... Senden Ayrılmayacağım!

Samsun'da buradakine benzer bir yol gördüğümde "Eve mi gidiyoruz?" diye sevindiğim memleketimden nasıl ayrılırım? Ne biçim bir kitap yazdın sen Hilmi Köksal Alişanoğlu? "Oy Trabzon Trabzon Senden ayrılacağım"mış. Ben bu memleket için bir kova gözyaşını boşuna mı döktüm?

Şaka yapıyorum tabii. Memleketimizi anlatıyor sonuçta tabii seveceğiz.
Tamam tamam, bir şaka daha yaptım. Küsme gel.

Öyle akıcı yazmışsın ki, sahneleri gözümüzde çok kolay canlandırabiliyoruz.
Film gibi...

Bir yanda muhacir Demir, bir yanda "memleketim" dediği Trabzon topraklarından ancak mübadeleyle ayrılan Rum Vasili.
Bir de onların" Sen olürsen ben yaşarım mı sanırsın? " dedikleri dostlukları...

Bu roman da dostluk var, sadakat var, aşk var.
Hem de en sahici türleri...

Yazar girişte diyor ki "Dünyanın belki en güler yüzlü, en komik, en şakacı, en hoşgörülü insanlarının yaşadığı bir coğrafyada dünyaya geldim. Bu bölge halkı başından geçenleri -sıkıntı ve acı dolu olsa bile- bazen abartarak çoğunlukla kendisiyle dalga geçerek öylesine gülünç bir hale getirerek anlatır ki, zamanla gülünç şeyler hep onları çağrıştırır oldu."

"Kendiyle dalga geçmek" demişken, savaşta bacağını kaybeden gencin bahanesini dinleyin.
- Süleyman oğlum, sen misin? Ne oldu bacağına?
- Biraz kısalttık onu.
- Zararı yok. Zaten uzun bacak yakışmıyordu sana.
Kaç kişi en derin acısından "Yarım adam kaldım" diye söz eder ki?

Film demişken, çekilseydi ilk beşime girerdi:)


14 Haziran 2015 Pazar

Kaliteli film yapmanın temel taşları

Eğer hayalet sana gülüyorsa "Kes sesini!" diye onu azarlayamazsın. Bırak ne hali varsa görsün. "Gözüm açık gideceğim"diye bir deyimin olduğu bu dünyada yaşadıktan sonra, bırak istediği kadar gülsün. Belki o da öyledir bilemezsin.

Ve yanında ki arkadaşın hayaletse ustaca gözlem yapmak yerine "Kesin sensindir" ve ya "Sen yukarıda ölmüştün" diye kendisine soramazsın. Bir delinin bile deliliği "Ben deli değilim" demesinden anlaşılır.
 E hayalet "Tamam sırada ki kurban benim" diye kendini ele mi versin? sinsice saklanırken kendisini sobeleyip kazığı yesin mi? Yerse...

Sanırım en önemlisi eğer hayaletsen ve arkadaşın seni ikinci kez öldürdüğünde "Yine öldüm" diyemezsin, niye tanıdık ruh izlenimi veriyorsun, deli misin?
Ne bileyim, bir hortla da korkut. Hayaletliğini bil lütfen.

Esaslı bir korku filmi çekmek istiyorsan bu kurallara uy, fıstık gibi bir filmin olsun.
Yoksa "on üçüncü cuma ayini" gibi rezil olursun...

"Ben bir yazar adayım, filmden anlamam" demek isterdim...
Ama bu düne kadar ki fikrimdi. Şimdi sağolasınız epey bir bilgi depoladım.
Bunlardan biri de "Sıcak kalpler"

"Zombi filmi çekeceğim, insanları korkutacağım" diyorsan erkek arkadaşın beynini yiyerek kız arkadaşa hislenme gibi olaylar olmasın lütfen. Yukarıdakine benzer nahoş diyaloglar da olmasın,
Yoksa bırakın korkmayı, kahkahalarla gülerler. Ayni benim gibi...

22 Mayıs 2015 Cuma

Kalemim soldu uğruna...

Hakkınızda kaçıncı yazı bu Sarah Jio Hanım?
Valla kasten yapmıyorum, her defasında beni etkilemeyi başaran sensin...

Yazarlığının yanısıra zekanla da... Yazmak sadece yetenek işi mi?
Etkileyici yazmak, önce ki kitapta kaybolan karakteri başka bir kitaba sokmak, olmayan süprizlerle okuyucuyu şaşırtmak, Türkiye'den Zuhal Yardım diye bir okuruna sayfa başı "yuuuh!" çektirmek (Çünkü bilirsin o zor kitap beğenir.) ve kitap sonunda ağzını kulaklarına kadar uuzatıp bir daha indirmemek...
Bunlar zeka değil de ne?

Şapkam olsaydı çıkartırdım:)



14 Mayıs 2015 Perşembe

Ufak atın da civcivler yesin tamam mı?

Aynı oyunculara farklı roller vermişler ve adına Housefull 2 demişler.
Ama bu "2" namını alması ilgisi olduğundan değil, aksine ilgisi olmadığından:)

Şaka şaka ilgisi var tabii.
O da ilki kadar hatta daha fazla karışık olması.

Aynı oyuncu farklı rollere gelince eğlenceliydi aslında.
Tam 5 saat (!) boyunca hayretten hayretlere düştüm mesela.

Ama en sevdiğim oyuncu yoktu.
Teessüf ederim...


11 Mayıs 2015 Pazartesi

Türk Cahiliye Devri

Bu sefer kadına şiddeti yazacağım. "Annemizi" yazacağım bugün.
Bizi dünyaya getireni, yeri geldi mi babalık yapan yegane kişiyi.

Önce bir kaç yüzyıl geriye gidelim.
Cahiliye döneminde kadınların adı bile yoktu. Onlar sadece "Köle"ydi. Üzerinden alışveriş yapılan bir maldı. Hatta yeni doğan bebek kız olmuşsa kundaktan ana kucağına değil. kara toprağa gidiyordu.

Sonra Peygamberimiz güneşiyle birlikte doğdu. Korku bulutlarını dağıttı.
Kendisine hayret edenlere "Allah sizin kalplerinizden merhameti çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" diyerek, kız çocuklarını doyasıya öptü, omuzlarına oturttu ve Mekke sokaklarında öylece dolaştı.
Köleleri hür bırakmakla kalmadı, onları evlendirdi. Güzel bir hayat yaşamalarını istedi.
Sonra bir gün O gitti aramızdan, biz de cahiliye dönemine geri döndük.
Hatta daha beter olduk...

Belki bu konuda bir şey bilmiyorum, ama Peygamberimizin tutumunu biliyorum.. Son anlarında bu konu hakkında konuştuğunu da biliyorum. "Kadınlar size Allah'ın emanetidir" diye bizim unuttuğumuz o sözü söylediğini biliyorum.
Ve bu konuya öyle önem verdi ki, son nefesini böyle gereksiz (!) bir konuya harcamış. Gerisin de siz düşünün.

Hani sokaklara özellikle seçim zamanı "Yeni Türkiye" afişleri asılıyor ya, aslında eskiye döndük haberimiz yok.
Bir de o yeni Türkiye'de Özgecan Aslan ve daha niceleri ölüyor.
Doğal ölümler var zaten, bir de kasti olmasın...

Cinsiyetçilik yapanlara son sözüm: Sizi babanız mı doğurdu?



2 Mayıs 2015 Cumartesi

Dikkat! Yarın olmayabilir!

Mendilleri hazırla!" dedi, kardeşi esrarengiz bir havayla...
Ve ablası film bittiğinde "Böyle hikaye olur mu?!" diye kısa devre yaptı.
Yanındaki en az bir kutu mendil ıpıslaktı, hatta mendilleri bittiğinde, burnunu sümkürmek için kazağının yenini kullanmıştı.
Yenilgisi çok acı olmuştu...

Ee inandınız mı bakalım?
Ablamı birazcık bile tanıyan bilir, öyle bir iş için kazağını kirletmeyeceğini.
O gün kazak giyseydi neyse...

Tamam, fabrika ayarlarıma geri dönüyorum.
Bilmem kaç yıllık emeklerim meyve verdi sonunda.

"Zuhal ve Songül Yardımlar Film Koleksiyonuna" nurtopu gibi Bollywood filmi katıllldı.
Vatana millete hayırlı olsun.

Önce "Aamir Khan'dan başka film izlemem!" dedi.
Görmeliydiniz, SRK filmi açınca nasıl da tıpış tıpış izledi.

Ve filmin senaristi Karan Johar, seni bir elime geçirirsem...
Hakikaten, böyle hikaye olur mu ya!
Ama Bollywood filmlleri konusunda ablamın inadını kırdın ya, alnından öpüldün;)